Memento iyi filmdir. Kim ne derse desin. Bir kere Christopher Nolan'dır, Guy Pearce'dir. Ayrıca bir adamın fotoğraflar sayesinde devam ettirebildiği! hayatıdır. Üstüne üstlük cesurdur, yenilikçidir. Hikayeyi tersten anlatandır. Filmin sonunu önce gösterip başını merak ettirendir. Kısaca candır.
"Photo essay" ler de iyidir. Yazı ve fotoğrafı harmanlayıp ikisinden ayrı ayrı alacağımız duyguyu yarattığı sinerjiyle bize katlayarak sunar. Mesela şu arkadaş photo essay tanımını uzun uzun anlatmakla kalmamış, bize çok leziz photo essay ler sunmuş güzel bir kardeşimizdir. Gidile, görüle, anlaya.
Bu blogu takip edenler bilir (yarısından fazlasını benim tıklamalarımın oluşturduğu hepi topu yaklaşık 300 ziyaretçiden bahsediyorum). "Genelde enteresan denebilecek konuları üzerine birazcık da benden olsun diyerek anlatmaya çalışırım, yoksa hiç anlatmam daha iyi" kıvamında bir yerdir burası. Zaten herkes, her şeyi yazıyor, öyle olmayacaksa ne anlamı var ki der, zamanımın çoğunu yazmayarak geçiririm (marifetmiş gibi de anlatır).
Efendim sözün kısası, yukarıdaki 3 paragrafı harmanlayacak olursak, bugün sizlerle bir photo essay'in tersinden oluşturulmasına şahitlik edeceğiz (Şair burada Memento'nun tersi pistir, kodu mu oturtur demek istiyor). Tersinden derken işin mantığı ters. Normalde bir hikayen vardır gider fotoğraflarını çeker, yazını da yazar, o hikaye çerçevesinde oluşturursun essay ini. Fakat bu kez bizde fotoğraf var ve (görevimiz Jim, tabi çoktan kabul ettiğin üzere) bu fotoğraflara tabiri yerindeyse bir hikaye uydurarak ortaya bir photo essay çıkartmak (Ay ne kadder orijinal, bravo yani!).
Bunun için elimizde bir ay önce Bozcaada'da çekilmiş ve burada yayınladığım 5 adet fotoğraf var. Haydi bakalım başlayalım denemeye:
(Sigaraya da hala başlamış değilim bu arada, eheh)
-------------------------------------


"Photo essay" ler de iyidir. Yazı ve fotoğrafı harmanlayıp ikisinden ayrı ayrı alacağımız duyguyu yarattığı sinerjiyle bize katlayarak sunar. Mesela şu arkadaş photo essay tanımını uzun uzun anlatmakla kalmamış, bize çok leziz photo essay ler sunmuş güzel bir kardeşimizdir. Gidile, görüle, anlaya.
Bu blogu takip edenler bilir (yarısından fazlasını benim tıklamalarımın oluşturduğu hepi topu yaklaşık 300 ziyaretçiden bahsediyorum). "Genelde enteresan denebilecek konuları üzerine birazcık da benden olsun diyerek anlatmaya çalışırım, yoksa hiç anlatmam daha iyi" kıvamında bir yerdir burası. Zaten herkes, her şeyi yazıyor, öyle olmayacaksa ne anlamı var ki der, zamanımın çoğunu yazmayarak geçiririm (marifetmiş gibi de anlatır).
Efendim sözün kısası, yukarıdaki 3 paragrafı harmanlayacak olursak, bugün sizlerle bir photo essay'in tersinden oluşturulmasına şahitlik edeceğiz (Şair burada Memento'nun tersi pistir, kodu mu oturtur demek istiyor). Tersinden derken işin mantığı ters. Normalde bir hikayen vardır gider fotoğraflarını çeker, yazını da yazar, o hikaye çerçevesinde oluşturursun essay ini. Fakat bu kez bizde fotoğraf var ve (görevimiz Jim, tabi çoktan kabul ettiğin üzere) bu fotoğraflara tabiri yerindeyse bir hikaye uydurarak ortaya bir photo essay çıkartmak (Ay ne kadder orijinal, bravo yani!).
Bunun için elimizde bir ay önce Bozcaada'da çekilmiş ve burada yayınladığım 5 adet fotoğraf var. Haydi bakalım başlayalım denemeye:
(Sigaraya da hala başlamış değilim bu arada, eheh)
-------------------------------------

Bozcaada'ya niye gidilir? Hepi topu 10km çevresi olan ufacık bir ada için üstelik çok da kolay ulaşma imkanı olmamasına rağmen sana "hadisene atla arabaya basıp gidelim" dedirten; sürekli acıkmış hissettiren kekik kokusu mudur, yoksa bazıları sadece bir kaç kişiye yetecek kadar ufak düzinelerce koyu mu? Hepsi adada üretilen kendine has şarapları mı, Rum mimarisine sahip şirin sokakları mı? Yoksa benim için hepsinden öte olan, kendini Türkiye'den farklı bir yerde ama yine de hep oraya aitmişsin gibi hissettirebilme özelliği mi? Bozcaada'yla ilgili her yazıda kendisine onca güzelleme yapılması mecburi midir, yoksa bir ada mikrobunun sebep olduğu enfeksiyon mu? Gidin, araştırın, siz karar verin. Hatta buyrun buradan başlayın.
Aslında aşağıdaki fotoğraf adanın insanda bıraktığı etkiyi bence gayet güzel ifade ediyor. Bir kere adada olduğunuz için denizi unutmanız mümkün değil. Bazı insanlar vardır, ben deniz kıyısı insanıyım der, gerçekten de sahil kenarında kendisini farklı hisseder, illa denizi hissedecek, o huzuru bulacaktır. Adada nereye giderseniz o huzur yakanızdadır, yapışmış bırakmaz. Bu ruh halindekilerin kankasıdır.
Aslında aşağıdaki fotoğraf adanın insanda bıraktığı etkiyi bence gayet güzel ifade ediyor. Bir kere adada olduğunuz için denizi unutmanız mümkün değil. Bazı insanlar vardır, ben deniz kıyısı insanıyım der, gerçekten de sahil kenarında kendisini farklı hisseder, illa denizi hissedecek, o huzuru bulacaktır. Adada nereye giderseniz o huzur yakanızdadır, yapışmış bırakmaz. Bu ruh halindekilerin kankasıdır.

Ama o kadar da değil. Başka denizlerde bulamayacağınız kadar yakın hissettirir burada deniz kendini insana. Hemen derinleşip güçsüz hissettirmez, izin verir ayakların yere basarken güven içinde onu hissetmene onlarca metre gitsen de. Rüzgar var gücüyle esse de dalgalara boğmaz seni, çarşafı kırışır en fazla. Sen kıyıdan elli metre ileride, güçlü ılık rüzgar ve buz gibi suyun içinde ayakta dikilirken yanında sadece deniz ve rüzgar vardır. Denizin yakınlığı, ıssızlığı ve sana zarar vermeyen büyüklüğünde huzur bulur, mutlu olursun.
Yorulup sahile çıkarsan o plaj cümbüşü karşılamaz seni, belki sadece yoğun zamanlarında Ayazma plajında ama o da hiçbir zaman bir Erdek değildir ya da Konyaaltı. Plaja çıkar o huzuru yine bulursun. En güzeli; önce biraz ada etrafını turlayıp, sakin, hoşunuza gidecek koyu bulmaktır. Bazen öyle güzel yerler denk gelir ki, hiç bir rezervasyon, hiç bir bedel karşına öyle bir imkan çıkartamaz.
Denize tekrar girmek zordur adada, çünkü deniz bildiğin çivi gibidir çoğunlukla. Girene kadar bayağı uğraştırır benim gibi soğuk suyla problemi olan bünyeleri. Girdin mi yaz sıcağında rahatlar, çıkmak istemezsin bir daha.
Bir de ada sokakları faktörü var tabi. Adaya geldiğiniz arabalı vapurdan inince ya da vapura binmeden 1 saat önce biraz vakit ayırıp merkezi gezin. Ara sokaklara vurun kendinizi ve yukarıdakine benzer manzaraların, o şirin evlerin ve arnavut kaldırımların tadını çıkarın. Kendinizi sorgulayıp şehirde yaşarken kaçırdığınız hayatlardan dem vurun. Birşey yapamayacak olsanız da farkındalığınız artsın (farkındalık yaratalım kardeşim).
Arabalı vapur iskelesinin hemen yanındaki balıkçı barınağına bakan balık restoranlarında akşam yemeğinizi yiyin ada şarabı eşliğinde. İnsanların ne kadar sahici olduğunu ve diğer masalardakilerin mutluluğunu farkedin.
Bozcaada'ya gidin, doğal sandığınız ortamınızdan uzaklaşıp biraz mutlu anlar depolayın bünyenizde. Lazım oldukça çıkarır harcarsınız.



Hiç yorum yok:
Yorum Gönder